Acı Hayat

Aşk ve ayrılık birbirini tamamlayan pergelin iki ucu gibi. Çoğu kez aşkın yaşattığı mutluluk, ayrılık acısı ile bir anda toz olup gidiyor. İnsan her aşkını son aşkı olarak düşünür. Ama böyle bir kural yok ne yazık ki! Aşk biter, ayrılık gelir. Yalnız sevgiliden değil; anneden, babadan, kardeşten, dosttan ayrılık… Hayat bizi diğer insanlarla aynalayarak sınar. Her aşktan hırpalanmış ama hayatı öğrenmiş olarak çıkarız. Bir kapı kapanır. Biz hazır olduğumuz zaman yenisi açılır. Sibel K. Türker Hayatı Sevme Hastalığı adlı romanında ayrılık acısı üzerinden bize hayatı sevme konusundaki ısrarımızı anlatıyor. Hayatı sevmek, ama nasıl sevmek?

“belki de tüm suçumuz hayatı gerektiği gibi sevmemektir. İnsan bunun üzerinde yeterince düşündü mü? Hayat, doksan kiloluk komşum Neşe’nin kalbi kadar kırılgandır belki. Bir sürü ukalalığı ve tuhaflığı vardır, hantaldır, gelip geçici güzellikleriyle de aldatıcıdır. Bizi, bir ayının yavrusunu severken yaptığı gibi dehşetli pençeleri altında ezerek sever. Belki bu onun yapabildiği tek şeydir, neden olmasın?”

Murathan Mungan’ın dediği gibi ömrü hayat yapan aslında yaşadığımız acılardır. Özellikle aşk acıları. Romanın temel kahramanı Ayda yetiştirme yurdunda büyümüş bir çocuktur. Annesi bakamadığı için onu oraya bırakır. Belli bir zaman sonra almak ister ancak Ayda anne sevgisinden yoksun büyüdüğü için bunu sıcak karşılamaz. Hayatında ilk terk edilişi annesinin onu yetiştirme yurduna bırakması ile yaşar. Bu terkediliş hayatı boyunca onun peşini bırakmayacaktır. Komşu Neşe’ye anlattıkları ile okur Ayda’nın psikolojisini daha iyi anlar. Sevgilisi Gurur da onu karamsar kişiliği nedeni ile terk edecektir. Ömür bize bu dünyada tanınan süre olduğuna göre onu nasıl yaşayacağımız da bize kalıyor. Onu gerçek bir hayata ancak düşüp kalkarak dönüştürebiliriz. Bu nedenle ömrümüzü hayat yapanlara minnet borcumuz olmalı Mungan’ın dediği gibi.
Diğer taraftan romanda edebiyatın ve yazının sağaltıcı özelliği üzerinde de duruluyor. Bunun üzerinde durmak lazım. Hayatımızın belli dönemlerinde şiir yazdığımız, günlük tuttuğumuz olmuştur hepimizin. Yazı bir bakıma kendine ayna tutmaktır. Yazdıkça en vahşi düşünceler düzene girer, uçuculuktan kurtulurlar. Böylece bizler hayat üzerine daha anlamlı düşüncelere sahip olabiliriz. Yazı düşünceleri ehlileştirir:


aklımda gezen sorular vahşi hayvanlara benziyorlardı ama el yazımla kağıt üzerine geçirilince birer ev kedisine dönüşmüşlerdi.
..demek ki yazının ehlileştirici bir yönü vardı, belki de akıl hastalarına tavsiye edilebilecek tek şey, onlara bir tomar kağıt ve bir deste kalem vererek yazı yazmalarını söylemekti. “

Roman, ataerkil toplumda kadının yeri, hayata bakışı, yaşadığı sıkıntılar yönünden de okunabilir. Nitekim bu yönüyle Duygu Asena roman ödülü almıştır. Roman, Ayda ve Neşe adında iki sorunlu karakter üzerinden kadının yaşadığı zorlukları anlatırken her şeye rağmen hayata tutunma çabalarını da gözler önüne seriyor.

Hayatta sıkıntılar yaşarız. Mutlu anlarımızdan daha fazla bu kötü zamanları hatırlarız. Ama her şeye rağmen hayatı sevmeye, onu severek yaşamak için çaba gösteririz. Hâlbuki hayatı olduğu gibi kabullenerek onu daha olumlu yaşama şansımız vardır.

Yurdagül Sayıbaş
11.12.17

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir