Aynadaki Resimler

Gürsel Korat’ın Unutkan Ayna adlı romanı tarihsel bir olay üzerine kurulmuş: 1915 Ermeni tehciri. Ancak romanda üzerinde durulan temel konu tehcirden çok, olay gerçekleşene kadar geçen sürede yaşanan bazı olaylar. Tarihimizin bu önemli olayına tarafsız bir gözle yaklaşan yazar, bir bakıma kararı okura bırakıyor. Ben unutkan aynayı fotoğraflar olarak yorumladım. Geçmişte yaşanan her şey fotoğraflarda yaşıyor ve yaşamaya devam edecek. Fotoğraf makinesinin aynasına yansıyan her şey orada unutulup kalıyor. Böylece geleceğe bir anı bırakılmış oluyor. Fotoğraflar tarihin aynasında unutulan soluk resimler. Kimisine baktığımız zaman özlemle hatırladığımız anılarımız canlanıyor. Kimisine baktığımız zaman üzülüyoruz. Fotoğraf makinesinin aynasında donup kalan bu kareler bazen de bize unutmak istediklerimizi hatırlatıyor. Gürsel Korat, 1915 Ermeni Tehcirini anlatırken fotoğrafın bu özelliklerinden yararlanarak tarihimizin önemli bir olayını yeniden hatırlatıyor.
Zaman hızla akıp giderken yaşadığımız her şey anlarda saklı kalıyor. Kişisel tarihimizi gözden geçirdiğimiz zaman anlardan oluştuğunu görüyoruz. İşte o anlar da fotoğrafla ölümsüzleşiyor. Bir milletin tarihinde de fotoğrafların yeri çok önemlidir. Milletin anlarını ise tarihsel olaylar oluşturuyor. Biraz sonra olacaklardan habersiz fotoğraf makinesine poz veren insanları mutluluğu anda donup kalıyor.
İnançları ayrı olsa da aynı toprakları paylaşan Ermeniler, Rumlar ve Türkler yüzyıllar boyunca kardeşçe yaşamışlar. Ana dilleri Türkçe olmuş. Aynı dili konuşan insanların dostluğunu görüyoruz romanda. O kadar kaynaşmışlar ki dilleri birbirine karışmış:
“……. Hurşit, ışıklı dere boylarını, sazlıkları, kurbağa seslerini, gülümseyen nineleri, babasını, annesini, askeri okulu, Rumeli’ni, Yunancayı, Yunanca bilmeyen Rumları; elleriyle mezara koyduğu Yunancayı Türkçeden iyi konuşan kardeşi Emine’yi, Arapçayı, İstanbul Türkçesini, Ferhunde Hanım’ı, Ermeniceyi, Türkçeden başka dil bilmeyen bazı Ermeni köylerini ve Zabel’i düşündüğünü fark edemeden……”
Romanda farklı milletlerden birçok karakter var. Bunları bazıları yakın dostluk içindeler. Bazıları düşmanlar. Krikor ile Memet’in dostluğu en çok dikkat çekenlerden. Bir de bu iki kişinin arkadaşı Çerçi Boğos var. Nevşehir’in farklı coğrafyasında hazine ararken mağaralar keşfediyorlar. Kalabalık kadrosuna rağmen, okuru bunaltmayan, akıcı ve seri bir üslup kullanılmış romanda. Karakterler kendi içlerinde yüzleşmeler yaşarken toplumsal hayatın onlara hazırladığı sürprizlerle karşılaşıyorlar. Her karakter kendi oluş süreci içinde gelişip genişleyerek romandaki yerini alıyor. Çoban Muharrem de önemli karakterlerden biri. Aklı farklı çalıştığı için farklı konuşmak gerekiyor Muharrem ile. Bir deli belki de. Ama romanda onun gelişimi de oldukça önemli.
Romanda kadın ve kadının toplumdaki konumu üzerine de bazı yorumlarda bulunmuş Korat. 1915’te kadının toplumsal varlığının Nevşehir gibi kırsal bir bölgede hem erkeğe bağlı hem de erkekten güçlü olduğunu görüyoruz. Kadınlar güzellikleri ile erkekleri etkilerken kendi kararlarını verecek kadar da cesur davranabiliyorlar. Şadiye ile yazar bize yalnız ama güçlü bir kadının portresini çiziyor. Sevdiği adamla her ne olursa olsun bir araya gelmeyi başarmak için herkesi karşısına alabiliyor. Araksi kendisine saldıran Hacı Nuri’nin parmağını keserek kendini koruyacak kadar gözü kara. Kırsal bölgenin o tarihlerdeki kadınlarının toplum içindeki gücünü gözler önüne sererken yazar, aynı zamanda kadının erkeklerin baskısı altında nasıl varlıklarını sürdürdüklerini de okura anlatıyor. Kadınların aile içinde anne olarak ya da yalnız toplumun içinde erkeklere rağmen varlıklarını koruyorlar. Yazarın kadınlarla ilgili tespitleri ise özlü söz değerinde. Katılıp katılmamak okura kalmış:
“Kadınlar kötülük görmedikçe erkekler hakkında kötü laf etmezler, vicdan kadına çok yakışır.”
“Bir erkek tarafından açıkça aşağılanmış kadının kiniyle bir erkeğin koynuna girdiği halde sevilmemiş kadının kini arasında fark yoktur.”
“Kadınlar kendi cinsel arzularını kışkırtmakta da yadsımakta da benzersizdir.”
Roman biçim olarak da ilginç özellikler taşıyor. Yedi bölümden oluşmuş.12 Haziran 1915 Çarşamba başlayan roman 22 Haziran 1915 Salı günü sona eriyor. Her bölüm bir tarih ile başlıyor. Bölümler içinde saatle ayrılmış kısa bölümler var. An be an bir koşturmaca içinde romanı okuyor okur. Ayrıca iç bölümlerin her birinde zamanla ilgili kısa sözler kullanılmış. Yazarın böyle bir anlatım seçmesi yaklaşan olayın acılığı daha da artırdığı gibi gün gün, saat saat yaşanacak olanın yaklaşması romanda bir gerilim yaratmış. Kimi karakterin inanmadığı, kimininse kurtuluş için çare aradığı tehcirin ağır yükü zamana yayılarak anlatılmış. On bir günlük bir sürede gerçekleşen olayların zamana böylesine bağlı anlatılması ile yazar zaman ile ilgili düşündüğünü de ortaya koymuş.

Ayna bir metafor olarak varlığını roman boyunca belli ediyor. Kendimizle yüz yüze geldiğimiz aynalarda yaşananların ne olduğunu yine kendimize soracağız. Boğos ile ilgili anlatılan ayna masalı da acının sesini duyurmayan ama resmini üzerinde taşıyan aynaların varlığından söz edilir. Bu ayna fotoğraf makinesinin içindeki aynadır. Oraya yansıyan görüntüler bir daha kaybolmamak üzere tarihin sayfalarında yerini alır. Yaşanan acılar unutkan aynalara yansıyarak bugüne ışık tutar.
“Unutkan aynalar satarmış Boğos: önünde ne yaşanmışsa, aradan çok zaman geçtikten sonra olanı biteni hatırlayan aynalar her şeyi gösterir ama gösterdiklerini yok etmeyi unuturmuş. Resimlerdeki cansız kişiler, bu aynada canlı olurmuş. Olanı biteni gösteren bu aynalarda sesler duyulmazmış.”
Romandan alıntılar:
“Olayları bir kez kendi kafamızdaki gibi algılamayalım, yanlışlar sökün eder.”

“Bazı haberler sokaktan hüzünle geçer, bazı haberler kuşkanadında gelmiş gibi şenliklidir; fakat acı haber bombadır, patlar.”

“Elin oğlu nereden bilsindi ki Nevşehir’in Haziran’ı hiçbir aya benzemezdi; haziranda gördüğün pamuk pamuk bulutları, koyu mavi gökyüzünü ve duru havayı görmek için bir yıl beklemen gerekirdi. (…) İğde kokuları bu memleketin tütünüdür, bunu ciğerlerine çekmeden, bırak yaşadığını düşünmeyi, insan bile değilsin ki sen! Hazirandaki bahar sıcaklığında bağlara doğru yürümeden, gün ışığının neşesini içine doldurmadan yaşadım diyemezsin.”

“Güneşin şimdiki zamana kederle değen ışığı dağların arkasına inerken Haçik’in klarnetindeki uşşak taksim de söndü. O anda biri çıkıp da aynı güneşin geçmiş zamanları da bu güçle ışıttığını söylese saçma görünürdü. Geçmiş hep böyle alacakaranlıktı, şimdi ise açık seçik. ”

Ortakent/2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir