Başka Bir Dünya

Ütopyalar, yaşanan dünyadan yola çıkarak daha güzel, ideal bir dünyanın kurulduğu yapıtlardır. Bunlar tüm olumsuzluklara rağmen insandan umudu kesmeyen yazarlar tarafından yazılmışlardır. Ancak zaman içerisinde yaşadığımız hayattaki olumsuzlukların artması sonucunda karşı-ütopyalar, distopyalar ortaya çıkar. Bunlar ütopyaların aksine olumsuz bir dünya çizerek zamanın getirilerinin kötü olacağını, çünkü insanın kötülüğe meyilli bir varlık olduğu üzerine kurulurlar. Onun bu kötülüğünün kontrol altına alınması gerektiği düşüncesi üzerinden yola çıkarak farklı özellikler taşıyan distopyalar yazmışlardır. Çeşitli biçimlerde gözetlenme eylemi üzerine kurulu ülkelerde insanlar, özgürlükten uzak, karanlık bir dünyada yaşamaya mahkûm edilmiştir. Burada amaç insanları uyarmak, gelecek ile ilgili olası olayları sembolik olarak ortaya koyarak olumsuzlukları yaşanmadan ortadan kaldırmaktır. George Orwell’in 1984 romanı bunun güzel ve güçlü örneklerinden biridir. Yazıldığı tarihten bugüne kadar, her nesli farklı biçimde etkileyen bu roman, karanlık bir dünyanın betimlemesini 3.kişi ağzından yaparak bir karabasan tablosu çizer. Yaşanılan ülkede her şey ‘Big Brother’in kontrolü altındadır. İnsanların özel ve kamusal hayatları tamamen kontrol altındadır. Herkes tek tip bir biçimde yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Feminizm hareketine bağlı olarak da ütopya ve distopyalar yazılmıştır. Charlotte P. Gilman Kadınlar Ülkesi adlı ütopyasında erkeksiz bir toplum kurarken çözümü sadece kadınlardan oluşan bir toplum olarak görür. Kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyet rollerinden sıyrılmasının mümkün olamayacağına inanır. Bu rollerden sıyrılmanın tek yolu olarak erkeksiz bir toplumu görür. Ancak romanında sadece kadınların olduğu ülkede, kadınların bir kısmı erkek rolü alarak toplumsal cinsiyet rollerini yeniden ortaya çıkarır. Ve romanın sonunda kadınlar ülkesine gelen üç erkek ile toplum yeni bir düzene geçer. Bu son derece ironik olan romanda aslında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl da çıkmayan elbiseler gibi üzerimize giydiğimizi bize alay ederek göstermektedir.

Marge Piercy, Zamanın Kıyısındaki Kadın’da hem ütopyayı hem de karşı-ütopyayı birlikte sunarak umut ile birlikte uyarıyı da içermektedir. Romanda bir şekilde akıl hastanesine kapatılan bir kadının telepatik yol ile gittiği bir ülke, ütopya olarak karşımıza çıkar. Bir bakıma roman kahramanı kadın, yaşadığı korkunç dünyadan bu ütopyaya kaçmaktadır. Çünkü yaşadığı dünyada ırkçılık, çevre kirliliği, iletişimsizlik, ekonomik eşitsizlik gibi birçok konuda olumsuz bir ortamda yaşayan temel kahraman Connie için başka bir çıkış yolu yoktur. Burada kadınları ikinci sınıf yapan her şey erkeklerle birlikte yapılmakta ve bir eşitlik sağlanmaktadır. Üreme, çocuk üretim evlerinde yapılmaktadır. Anne-baba kavramı yoktur. Böylece kadının toplumsal hayattan soyutlanmasının önüne geçilmiştir.
Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanı totaliter bir rejim ile yönetilen Gilead adlı bir ülkede yaşananları birinci kişi ağzından okura aktarır. Geriye dönüş tekniği kullanılarak geçmişteki yaşantı ile bugün roman boyunca karşılaştırılır. Böylece yeni düzenin korkunçluğu biraz daha fazla okura hissettirilir. Yazar betimlemeler aracılığı ile yeni dünyayı okurun zihninde renkli bir biçimde çizerken geçmişi bir damızlık kızın düşüncelerinde hatırlatarak iki dünya arasındaki farkı ortaya koyar. ‘Göz’ her yerdedir. İnsanları takip eder. Kadının bedeni ve buna bağlı olarak doğurganlığı yönetim tarafından kontrol altına alışmıştır. Kadınların toplumsal sınıfına ya da daha doğrusu görevine göre kıyafetleri vardır. Bu kıyafetler kadınsal bütün özellikleri ortadan kaldırır. Sadece renk olarak sembolik anlamı vardır. Örneğin damızlık kızlar kırmızı giyinirken komutan eşleri mavi giyinirler. Doğurganlık kırmızı ile sembolleşirken kısırlık mavide kendini bulur.

Damızlık kızın geçmişten hatırladıkları toplumun hem olumlu hem de olumsuz özellikleridir. Savaşlar, çevre kirliliği gibi nedenlerden sağlıklı doğum oranları düşmüş, doğurgan kadın sayısı azalmıştır. Bu nedenle sağlıklı ve doğurgan kadınlar damızlık olarak ayrılmıştır. Yaşlı, alt sınıftan kadınlar evlerde çalışırlar. Birçoğu ise uzak kolonilere gönderilmişlerdir. Nükleer atıkları temizlemek, cesetleri ortadan kaldırmak gibi ölümcül işlerde çalışırlar. Aslında bir bakıma ölüme terk edilmişlerdir. ‘Melekler’ adı verilen muhafızlar her yerdedir. Atwood köktendinciliğin toplumlar için nasıl tehlikeler içerdiğini gösterir romanında.

Damızlık kızlar bir okulda ‘teyze’ler tarafından yetiştirilir. Nasıl eski günlerde çocuğu anne yetiştiriyorsa burada da kuralların bekçisi ve taşıyıcısı kadınlardır. Damızlık kızların adları yoktur. Verildikleri komutanın adı ile anılırlar. ‘Fredinki’ gibi. Kadını kimliksizleştirme, rahimden ibaret bir eşyaya dönüştürme temel amaç haline gelmiştir. “Biz iki bacaklı rahimleriz hepsi bu.” Geçmiş hayatta yaşanan hazlar, zevkler hepsi yasaktır. Cinsellik tamamen mekanik bir hale dönüştürülmüştür. İnsanı insan yapan sevgi, merhamet, aşk gibi duygular toplumdan tamamen silinmek istenmektedir. Ve gelecek nesillerin geçmişi tamamen unuttukları zaman bu duyguların da ortadan kalkacağı düşünülmektedir. Ancak damızlık kız ile komutanı arasında gelişen arkadaşlık, birlikte scrabel oynamaları düzenin tüm baskılarına rağmen, ölümü göze alarak insani duyguların yaşandığını görürüz. Sonra komutan ile dostlukları ilerlediği zaman yeraltı örgütüne gitmeleri ve orada yaşananlar da kontrollü de olsa sistemin içinden aykırı seslerin çıktığını görürüz. Çünkü erkekler de bu düzende mutlu değillerdir. Kadın görünür olmaktan çekilip bir eşyaya dönüştürüldüğü zaman, yaratılışı gereği erkeğin de sosyal görünümü ortadan kalmaktadır.

Roman 1.kişinin ağzından yazıldığı için okur, anlatılanları 1.kişinin gözünden görmektedir. Bu Gilead ülkesindeki düzenin içinden, merkezinden bir görüştür. Bu durum her şeyi birinci ağızdan öğrenmemizi sağlar. Ancak diğer taraftan okuru, 1.kişinin görüşüne mahkûm eder. 1984 romanındaki Tanrısal anlatıcının geniş ve ayrıntılı görüşüne burada rastlamayız. Geçmiş ile şimdi arasında gidip gelişler, anlatımın parçalanmasına neden olmuştur. Yazar, 1.kişinin ağzından bu parçalanmayı şu sözlerle dile getirir: “…Parça parça olduğu için de üzgünüm, çapraz ateşe yakalanmış ya da zorla parçalanmış bir beden gibi. Ne yazık ki değiştirmek için yapabileceğim hiçbir şey yok.” Gilead ülkesindeki hayat ve insan da böyle parçalara ayrılmış ve Göz’ün istediği parçalar alınmış, diğerleri yok sayılmıştır.
Romanın sonunda 2195 yılında, bant kayıtlarına dayandırılarak yapılan 12.sempozyum konuşmalarının bir bölümüne yer verilmiştir. Burada açık bir biçimde o dönemde yaşanan hayat ile dalga geçilirken artık öyle bir düzenin olmadığı da okura ince alaylarla aktarılır.

Tarih boyunca birçok sistem kurulmuş dünyada. Her sistem iyi ve kötü yanları ile halkların refahı için çalıştığı varsayımından yola çıkmış. Ancak çoğunluğun cahil olması, söylenenlere körü körüne inanması ve insanın egosu sonucunda sistemler dikta yönetimlere evrilmiş. Ütopyalar da bu yönetimlerin yerine daha iyisinin olabileceğine inanılan dünyalar kurmuş. Burada dikkat edilmesi gereken ütopyalarda yaşayan insanların bilinç seviyesinin yüksek olmasıdır. İnsanın kendisinin ve çevresinin farkında bir birey olarak yaşaması. İyimser bir bakış açısı ile oluşturulan ütopyalar, zaman içerisinde yerini distopyalara bırakmış. Çünkü dünyada yaşananlar ütopyalardaki umudu yok etmiş. Ve distopyalar insana kendi karanlığını göstererek onu uyarmaya çalışmıştır. Her şeye rağmen insanın olduğu her yerde umut da varlığını korumuş.
“Ve böylece adımımı atıyorum, içerdeki karanlığa; aydınlığa ya da.”

Paylaş
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir