İyilik

İnsan ne kadar yaşar yaşasın; kaç yaşına gelirse gelsin ölmeyi istemez. Çünkü ölüm bilinmeyen ülke… hele bir de genç yaşında hastalıkla davetsiz gelen ölüm en zor olanı. Şebnem İşigüzel İyilik adlı romanından aniden ortaya çıkan hastalığı ile ölüme doğru giden bir kadının kendisiyle ve çevresiyle yüzleşmesini, hesaplaşmasını anlatıyor.
Romanda iki dünya var. İstanbul’un kenar mahallelerindeki ve Nişantaşı’ndaki dünya. Temel Kahraman her iki dünyayı da yakından tanıyor. Hayatını anlamlandıramayan insanların marka düşkünü olması gayet normaldir. Romanda Nişantaşı’ndaki dünyanın insanları marka düşkünü olarak çiziliyor. Marka isimleri uçuşuyor romanda. Temel kahraman da bu marka düşkünlerinden biri. Pahalı kıyafetler içindeki boş hayatlar. Kendini marka giyerek gerçekleştirmeye çalışan, giydiği ile bulunduğu ortamda yer edinebilen insanlar var romanda.
Ölüm yakın olduğu zaman geçmiş daha bir canlı gösterir kendisini. Yapılan hatalar daha bir dokunur insana. Romanın kahramanı da hastalığını öğrendikten sonra, bu iki dünyada yaşadıklarını okura aktarıyor. Kendisi ile yüzleşirken bir taraftan da yaşanan hayatların neler uğruna feda edildiğini gözler önüne seriyor. Sığındığı küçük odada ölümü beklerken geriye dönüşlerle geçmişini okurla paylaşıyor. İyi olmak, itaakar olmak; ezilmeyi beraberinde getiriyor. Annesi, patronu, kocası tarafından hep kullanıldığının farkına varıyor. Genç, güzel bir kadın olarak otuz beş yaşına kadar hiç kendisi olarak yaşamadığını görüyor. Bir yuvam olsun, diye evlenirken kocasının ilk eşinden olan sakat kızına annelik yapıyor. Çevresine karşı sürekli verici olması onu zamanla bir köleye dönüştürüyor.
Romanı okurken insan ancak ölüme bu kadar yakınken böyle bir yüzleşme yaşar diye düşündüm. Temel kahraman kendini ait hissetmediği bir dünyadan ayrılarak Moda’da bir eve pansiyoner olarak giriyor. Yalnız kalmaktan korktuğu için Aslı ve kızı ile yaşamaya başlıyor. Ancak burada da kabul görmüyor. Aslı ile aralarında dostluk kurulamıyor. Ama pansiyoner olarak kalmaya devam ediyor. Hastalığı ilerlediği zaman ne yapacağına karar veriyor. Hayatı boyunca çeşitli yalanlar söyleyerek oluşturduğu kurgu bir süre sonra başına yıkılıyor. Çıkış bulamadığı zamanda ise hastalığını öğreniyor.
İnsan nasıl kendisi olur? Ya da insan kendini var etmek için donanımı nereden alır? Sanırım bunun yeri aile kurumu. Bu kurumda edindiklerimiz üzerine zaman içinde kendi değerlerimizi koyarak bir var oluş ortaya koyarız. Romanda temel kahraman ailenin verdiklerinden yoksun olarak büyüyor. Yoksul bir ailede yine yokluklar içinde geçiyor çocukluğu. İlk gençlik yıllarında da çalışmaya başlıyor. Belli bir temel almadığı için kendilik sınırlarını çizemiyor. Bu sınırlar olmadığı için iyi olarak var olmaya çalışıyor. Ama ne evliliğinde ne de daha sonra kendini bulduğu yerlere ait hissetmiyor. Hayatını hiç yaşamadığını düşünüyor. Başkalarının hayatına dahil olurken onların hayatları içinde kayboluyor. Sadece iyilikle var olmaya çalıştığı için kendi varlığını gerçekleştiremiyor. Bunun farkına ancak öleceğini öğrendiği zaman varıyor. Her şey için çok geç kaldığını düşünmesine rağmen yine de hayata tutunmaya, kendine ait bir ortam yaratmaya çalışıyor.
Roman bölümlerden oluşmuş. Her bölüm kendi hikâyesini içinde barındırıyor. Geçmiş geriye dönüşlerle anlatılmış. Yazar sade ve akıcı bir dil kullanarak romanın okunmasını kolaylaştırmış. Roman şimdi ve geçmiş iç içe geçmiş bir halde okura sunulmuş. Birinci kişi ağzından anlatım olayları daha samimi bir biçimde okura aktarılmasını sağlamış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir