Kafede

Denizin bir sokak üstündeki evinde rüzgârlı havalarda dalgaların sesini duyabiliyordu. Ne zaman bu sesi duysa yağmura, fırtınaya aldırmadan deniz kenarındaki kafeye gidiyor; saatlerce denizi seyrediyordu. Denizin köpüklenişi içinde bir yere dokunuyordu sanki. Dalgalar, kafenin duvarlarına vurdukça çıkardığı ses, bir çığlık gibi kulaklarında uğulduyordu.
O sabah erkenden dalgaların ve rüzgârın sesine uyandı. Hazırlıklarını bitirdikten sonra şiddetlenerek yağan yağmura aldırmadan kafenin yolunu tuttu. Rüzgâr ile yağmur bir olmuş bir kamçı gibi toprağı dövüyor, yağmur damlaları bir ok gibi yere saplanıyordu. Yürümekte güçlük çekerek sonunda kafeye ulaştı. Yağmurluğunu çıkardı. Açıkta kalan yerleri ıslanmıştı ama bunu pek önemsemedi. İçerisi sıcaktı. Cam kenarında her zaman oturduğu masaya oturdu. Deniz hırçın dalgalarını kafenin duvarlarına vuruyordu yine. Bir kahve istedi. Kendini dalgaların sesine bıraktı. Bir süre dinledikten sonra kitabını çıkardı. Kaldığı yerden okumaya başladı. O sırada masasının yanında ayakta duran birini fark etti. Önce aldırmadı, okumaya devam etti. Herhalde denizi seyrediyor, diye düşündü. Ama kitaptan başını kaldırdığı zaman, uzun boylu, orta yaşlı bir adamın dikkatle kendisini izlediğini fark etti. Üstelik bunu masasına kadar gelerek yapıyordu. Adamın gözlerinin içine baktı.
Tanışıyor muyuz, dedi dik bir sesle. Burada hiçbir kimse kendisini rahatsız etmediği için uzun süre kalırdı. Şimdi ne demek oluyordu bu. Adamın yüzüne sıcak ama saygılı bir gülümseme yayıldı,
Kafenin sahibiyim, sizi hep uzaktan izliyordum. Daimi müşterimiz olmanıza rağmen henüz tanışmadık. Rahatsız etmek istemezdim. Ben Fırat, Fırat Uslu.
Aybike Saklı ben de, dedi. Adamın samimi ve sıcak konuşması, kibarlığı hoşuna gitmişti. Ama uzun bir sohbetin zamanı değil, diye düşünürken Fırat oturmak için izin istedi. Aybike, “Buyurun” diyerek karşısındaki sandalyeyi gösterdi. Kitabını kapattı. Dalgalarla coşan denize bir bakış attı.
Biliyor musunuz, ben de sizin gibi bir müşteri olarak üç yıl önce bu kafeye gelmeye başladım. Ağır iş temposundan uzaklaşabildiğim tek yerde burası, dedi Fırat gösterilen yere otururken.
Ne iş yapıyordunuz?
Finans ile ilgilenen bir şirketler grubunun sahibiydim. Haftanın altı günü toplantıdan toplantıya koşturmaktan ailem ile bile yakından ilgilenmiyordum. Aybike, Fırat’ın konuşmasını keserek
Sonra burayı keşfettiniz. Gidip geldikçe yaşadığınız hayatın hayat olmadığını anlayıp her şeyi bırakıp bu sahil kasabasına yerleştiniz. Kafeyi de satın aldınız, deyiverdi. İçinden klasik hikâye diye düşünüyordu. Fırat, Aybike’nin yüzüne baktı. Sanki sözünün kesilmesine içerlemişti.
Pek öyle kolay olmadı, dedi. Bazen hayat siz istemeden de sizi klasik bir hikâyenin içine sürükler. Gözlerindeki acı Aybike’yi rahatsız etti. Yalnız kalmak isterken birdenbire nasıl bir şeyin içine giriyorum, diye düşündü. Diğer taraftan da acaba nasıl geldi buralara diye merak ediyordu. Fırat, bir süre denizi seyrettikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti.
Karımın kanser olması bizi buralara kadar getirdi. Bütün çabama rağmen hastalığı ilerlemesi durdurulamadı. Onunla son günlerimiz bu kasabada baş başa geçirmek için geldik. Her gün bu kafeye kadar yürüyorduk. Çoğunlukla hiç konuşmadan saatlerce denizi seyrediyorduk. O gözümün önünde bir mum gibi erirken bana sadece güçlü olup onun yanında olmak kalıyordu. Sonra bir gün artık yataktan çıkamaz hale geldi. Evde cam kenarına oturur ona denizi anlatırdım. O da sizin gibi fırtınalı denizi severdi. Saatlerce izler ama asla bıkmazdı.
Çocuklarınız yok mu, diye sordu Aybike?
İki oğlum var. Onlar yurtdışında okudukları için önce haber vermedik. Hatta hastalığı nedeniyle Amerika’ya gittiğimiz de bile haberleri yoktu. Sonra bunun, onlara yaptığımız bir haksızlık olduğunun farkına vardık. Bir bahane uydurup ikisini de yanımıza çağırdık. Tabii öğrendikleri zaman çok üzüldüler. Büyük oğlum, geç haber verdiğimiz için çok sinirlendi. Ama annesinin durumu karşısında öfkesini unutmak zorunda kaldı. Onu kaybettiğimiz zaman iki oğlum ve ben başucunda duruyorduk.
Aybike, Fırat’ın anlattıklarını dikkatle dinliyordu. Uzun zamandır ilk defa kendinden çıkmış başkasının acısına ortak olmuştu. Fırat, bunları anlatırken son derece sakin ve soğukkanlı görünüyordu. Kahvesini içti. Sözüne kaldığı yerden devam etti,
İşte hayat insana neyin önemli olduğunu öğretiyor; ama bunun bedeli çok ağır oluyor, Aybike Hanım. Sonrasını siz zaten tahmin ettiniz. Artık burada bu kafe ile sınırlı bir hayatım var. Eşimi kaybettiğim evden ayrıldım. Kendime göre bir eve yerleştim. Küçük bir hayat kurdum kendime. Sizi de yeni görüyorum burada. Yeni taşındınız, ya da kış kaçamağı yaptınız.
Aybike, denize döndü yüzünü, kahvesini içti. Düşünüyordu. Onu buralara getiren nedenleri, yaşadıklarını geçirdi aklından. Anlatmak. Rahatlamak mıydı?
Yeni taşındım sayılır, yaz sonunda geldim, diyebildi sadece. Fırat soran gözlerle baktı ona. Ama henüz cevapları alamayacağını anladığı için herhangi bir şey söylemedi.
Aybike, kahvesini bitirmişti. Yağmurun hızı kesilmiş, rüzgâr daha yumuşak esmeye başlamıştı. Artık gitmek için hazırlanabilirdi.
Tanıştığımıza çok memnun oldum Fırat. Hazır fırtına sakinlemişken eve döneyim, dedi. Yağmurluğunu giydi. Çantasını aldı. Hoşça kalın diyerek kafeden çıktı.

Ortakent/2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir