Kutu Kutu İstanbul

I
Sokaklarda dolaşıyorum. Başımın üzerinde yükselen binaların camlarında ışıklar yanıyor. Artık güneşin aydınlatmadığı bu kutular şehrini, sarı beyaz ampuller aydınlatacak. Her birinde ayrı bir dünyanın yaşadığı bu pencerelere bakarken, insanın ne kadar zavallı bir varlık olduğunu bir kez daha hatırlıyorum. Kısır bir döngünün içinde kaybolan hayatlarını, kutulardan kutulara sürüklerken aynada yüzlerine, gören gözlerle bakmayan, ya da bakamayan bir yığın insan kalabalığı, telaşla yürüyorlar kaldırımlarda.
Yağmur yeni dinmiş. Caddeler ıslak. Islak şehir, ıslak kutular, arabalar ve insanlar… Hepsinin acelesi var; hızlı adımlarla kendilerini adeta sürüklercesine ilerliyorlar. Yüzlerinde boş, anlamsız bir ifade ile sanki kurulmuş bir makinenin dişlileri gibi günlük rutinlerini yerine getiriyorlar.
Şu an o da bu kalabalığın içinde olmalı. ‘Birileri yaşıyor işte’ demişti son görüştüğümüzde yeşile boğulmuş ela gözleriyle lüks apartmanlara bakarken…
İçinde coşkulu bir denizin çalkantısını duyarak ilerliyordu kalabalığın içinde. Ne bir ses duyuyordu ne de bir insan görebiliyordu. Tam köşeyi döneceği sırada bir sesle irkildi. Durdu. Bir an başını kaldırıp etrafına bakındı. Her şey her zaman ki gibiydi. Yollar, insanlar, kutular…. Kendi kutusu da az ilerideki sokağın sonunda değil miydi? Hızlı adımlarla kendisini bekleyen yalnızlığa doğru ilerlemeye yeniden başladı. İçindeki deniz hala çalkanmaya devam ediyordu. Bir an önce yalnızlığına kavuşmak istercesine adımlarını hızlandırdı. Bu kalabalık, bu ne yaptıklarının farkında olmayan insanlar, havanın suyun ya da daha fazlası olsun hırsının canavarlaştırdığı insanlar, onu boğuyordu adeta.
Sokak kapısından yavaşça içeri süzüldü. Merdiven basamaklarını atlayarak çıktı. Kapıya doğru yaklaştı. Bir ses… Yine aynı ses ile irkildi. Başını kaldırdı. Boş koridorda kendisinden başka kimse yoktu. Anahtar elinde sallanıyordu. Kapıyı açtı. İşte nihayet evinin sessizliğine kavuşmuştu. İçindeki çalkanan denizin dışında artık her şey dingin bir yalnızlığa bürünmüştü.
Ne kadar zaman olmuştu bu sokağın başına taşınalı hatırlamıyordu. Sadece evden çıkmasını söylemişlerdi. Bahçe içinde tek kat, ahşap bir evde oturuyordu eskiden. Bahçesinde sardunyalar açardı erken baharla birlikte. Sanki neşesi ve hüznünün rengiydi sardunyalar. Renk renk açtılar mı her şeyi unuturdu onların yaşama böylesine coşkuyla katılmalarında.
Yemeğini yedi. Bir arada haberleri dinledi. Yaşadığı dünyanın karmaşası, kutular şehrinin hayhuyu içinde yitip giden bir sürü candan başka bir haber yoktu zaten duyacağı. Bir an yeniden kalabalıklaştı yüreği. Onların hüzünleri doldurdu odayı çalkandı çalkandı içindeki deniz…. Acı bir burukluk hissetti yüreğinde; kendini ait hissetmemişti hiçbir zaman bu kutular şehrine; gitmek gitmek istiyordu uzak diyarlara… Gözünün önünde uçsuz bucaksız ufukları görebileceği bir yerler bulmalıydı sardunyaların sevincine katılması için… onlar gibi renk renk çiçekler açabilmek için….
Çalışma masasının başına oturdu. Ne çok işim var, diye geçirdi aklından. Hangisine elini uzatsa mavi bir bulut kaplıyordu dört bir yanı mavi koyu mavi bir bulut Sardunyaları ve onların sevinçlerin düşündü bir an. Ne olmuştu sardunya sevinçlerine Onu bırakıp nereye gitmişlerdi. İçindeki deniz zaten hep koyu maviydi uzun zamandan beri, onun rengi artık hiç değişmeyecekti. Kaç defa denemişti renkleri değiştirmeyi…. Yeşili, moru , sarısıyla bir gökkuşağı gibi..Oysa mavi başkaydı her zaman. Bütün renkler onun içinde toplanmıştı.
Yok olmaktan yoruldum, dedi adam. İnce, sıcak ve ürpertici bir sesle…Yok olmaktan yoruldum, var olmak istiyorum.
Çay kaynamıştı. Mutfağa gitti. Çayını demledi.
Odasına döndü. Masanın başına oturdu. Yarım sevinçlerle geçen hayatını düşündü bir an… İnsan yaşadığını ne zaman anlar acaba, dedi kendi kendine. İnsan nasıl var olurdu? Doğmak, yaşamak var olmak değil miydi zaten. Yoksa ben de varım diyecek bir şeyler mi yapmalıydı insanoğlu. Nefes almak, her doğan güne, “Merhaba yeni gün” demek ; sıcağı, soğuğu iliklerinde hissetmek ….Mavi masmavi bir denizin çağrısına uyarak maviliklerde kaybolmak… İşte yine her şey maviye kesmişti. İçini garip bir duygu kaplıyordu mavi ile buluştuğu her anda. Mavi bir boşluktu bu kimi zaman, kimi zaman da kabına sığmayan bir coşkunluk. Mavi’ydi işte, her şeydi…
Yorgundu. Zihni, zaman zaman onu terk ediyordu. İçinde kutular şehrinin karmaşasını taşımak istemiyordu artık. Hele bir de evinde bunlarla birlikte olmak daha da acı veriyordu ona. İçinde konuşan bir ses onu asla rahat bırakmıyordu. Ayağa kalktı. Hızlı adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Bir bardak çay aldı. Yavaş yavaş odasına geldi. Mavi yeşil fincanında çayını yudumlarken onu aldığı günleri düşündü. Ne zaman olduğunu hatırlamıyordu. Ama sadece her şeyin ithal olduğu bir dükkândan aldığını çok iyi hatırlıyordu. Tezgâhtar kız:
“Bunlar Alman, şunlar İngiliz porseleni, onlar da Çin porseleni…”diyerek övünç dolu bir sesle nasıl da satış yapmaya uğraşıyordu.
“Bunların Türk işi olanı yok mu?” deyiverince birden yüzü değişti. En alt raflarda bir köşeye sıkışmış, beş on tane fincan gösterdi.
Köşeye sıkışmış fincanlar gibiydik biz de bu şehirde. Yerimiz rafların en altındaydı. Hep bekliyorduk biri bizi bir gün fark edecek diye. O bize has olgunluğumuz ile sakin, tozlu bir bekleyişti bu. Oysa kutular şehrinde hayat öylesine hızla akıp gidiyordu ki ayrıntıları yakalamaya kimsenin zamanı olmadığı gibi, böyle derin düşünmek de para etmiyordu artık. ‘Layt’ yaşamak modası gelmişti uzun zaman önce. Hafif, rahat ve boş ….
Bir yudum daha aldı çayından ve devam etti var olmak isteyen adamın var olma savaşına ortak olmaya. Satırlar önce gözlerinden sonra zihninden hızla geçiyordu. O da kaybolmuştu kutular şehrinin karmaşasında. Bir an durup ben de varım demek geçmişti içinden sadece .
Mavi düşünceler sarmıştı çalışma odasını. Var olmanın anlamını ancak onu tanıdıktan sonra fark etmişti. Ancak onun gözlerindeki aşkı, aşkın mavisini gördüğü zaman kutular şehrinin karmaşasının içinde kendisine sığınacak bir liman bulabilmişti. Oysa fırtınalar kapatmıştı bu limanın kapılarını ona bir bir. Artık çok uzak bir yolun sonu gibi silik ve yalnız bakıyordu gözleri…

Paylaş
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir