Mavi Sardunyalar

II

Kolunu uzattı. Derin bir boşluğun içine düşer gibi, iniş bir türlü bitmemişti. Sonra düştü beyaz çarşafın üzerine… Keşke uyanmasaydım diye geçirdi içinden… Saate baktı; 6:30’u gösteriyordu. Uzun zamandır yaptığı gibi saymaya başlamadan hızla kalktı; hemen banyoya gitti; duşa girdi. Sıcak suyun, vücudundan kayıp gitmesini izledi bir süre. Ama sayılar, sulardan daha hızlı hareket ediyordu. Bir, iki, üç,beş, dokuz derken, on sekizde durdu beynindeki sayaç…
Giyindi. Çıktı. İstanbul’un sisli sabahından umut ararcasına hızla merdivenleri indi. Derin bir soluk aldı. Göğüs kafesinin üzerinde oturan taş, bir an için havalandı ve büyük bir ağırlıkla yeniden soluğunu kesmeye devam etti.
Yürüdü… Yürüdü….Köprüyü geçerken gözleri, Haliç’in mavi sularında gezindi. Derin midir acaba, diye geçirdi içinden. Sabahın sisli aydınlığında, nasıl da yoğun görünüyordu. Yine mavi … Ne zaman bitecekti bu mavi?…
Adımlarını hızlandırdı. Kalabalıkların arasına dalıp kayboluverdi İstanbul sabahının içinde.“Çalışmak ve unutmak” diyordu içinden devamlı “çalışmak ve unutmak.” zihninde bir yazıt gibi duran on sekiz… Bürodan içeri girdiğinde, sıcak çay kokusunu duyumsadı. Bir bardak çay aldı. Masasının başına geçtiğinde sayılar, onu terk ediyordu. On sekiz gündür mutlu ediyordu çizgilerle uğraşmak onu. Kalabalık hissediyordu kendini; içinde açılan boşluğu az da olsa unutabiliyordu…..
Güneş çabucacık tepedeki yerini aldı. Bir an telefona baktı. Sonra on sekiz dedi içinden bir ses, tüm acımasızlığı ile… Çalmamıştı iste telefon, çalmayacaktı besbelli.
Yeni bir alışveriş merkezi için proje hazırlıyordu. Kutu kutu içinde bir yapı olacaktı. Kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar dolduracaklar içini. Yeni bir hayat satın alır gibi, bir gömlek almaya gelecekti saylarla arası uzun zamandır bozuk olan biri. Üstünde nasıl durduğunu, tezgâhtar kızdan öğrenecekti. Katlardan birini belirleyen çizgiyi çizerken mavi gömleğini almıştı bile. Tüm ayrıntıları düşünerek, milimetre hesapları yaparak çiziyordu her bir çizgiyi. Ya hayatının çizgileri…

Katları bitirdikçe yapı, biraz daha canlanıyordu önündeki kâğıtta. Birkaç gün içinde teslim etmesi gerekiyordu projeyi. Zaten son çizgilerdi bunlar; on sekiz gündür sabahtan akşama kadar bununla uğraşıyordu.

“Bu ne çalışkanlık birader?” Ses çok yakından gelmişti. Başını kaldırdı. Orhan karşısında durmuş, gülümsüyordu.
“Biz uğramasak hiç arayacağın yok,” dedi.
“Hoş geldin. Elimde yetiştirmem gereken bir iş var. Sana da söylemiştim sanırım.”
“Hadi hadi yarın devam edersin. Beraber bir yemek yiyelim. Uzun zamandır konuşamadık. İyice kayıplara karıştın.”
“On sekiz gündür,” dedi.
“Şu her zaman gittiğimiz lokanta var ya oraya gidelim, ne dersin?”
“Olur,” diyebilmişti. Uzak düşüncelerin içinden sıyrılarak. Acaba eve mi gitsem, diye düşündü. Orhan, okumuştu sanki içinden geçenleri.
“Ne yapacaksın oğlum eve gidip bu saatte.”
“Sayacağım,” deyivermişti farkında olmadan.
“Neyi sayacaksın oğlum, deminden beri bir sayıdır gidiyor. Yemekte birlikte sayarız bu kadar önemliyse….”
‘Seninle konuşamam sayıları Orhan,’ demek istedi; ama vazgeçti. Nasıl anlayacaktı ki…

Son bir defa göz attı, mavi gömleğinin bulunduğu alış veriş merkezine, hızla merdivenleri inen Orhan’ın arkasından bürodan çıktı. Ayşe Hanım daha çıkmamıştı. Bu kadın, sanki anlar gibiydi on sekiz gündür yaşadıklarını. Sessiz bir gölge gibi, yalnızlığına hiç dokunmadan dolaşıyordu büronun içinde. Ancak bir şey sorunca konuşuyordu. Ne köydeki akrabalarından ne de kahvelerde sabahlayan kocasından konuşmaz olmuştu artık. Büyük şehir diyerek geldikleri İstanbul’da küçücük kalmışlardı.
Orhan arabanın yanında onu bekliyordu.
“İstersen yürüyelim Orhan, bu saatte trafiğe girmek istemiyorum,”
Sesi yorgun bir inleme gibi çıkmıştı. Orhan itiraz edemedi. İki arkadaş, köprüye doğru gittikçe yoğunlaşan kalabalığın içine karıştılar. Orhan konuşuyordu. O konudan o konuya atlıyordu. Neyse ki ‘konuşsana oğlum,’ diyecek kadar bile varlığının bilincinde değildi.

Yorgun bir İstanbul gününün ardından insanlar, üzerlerinden atamadıkları kalabalıkla birer, ikişer doldurmuştu basık tavanlı lokantanın masalarını. Yemek ve sigara kokuları ile karışmış havada, kaybettikleri dinginliği arar gibiydiler.
“Burayı her zaman çok sevmişimdir,” dedi Orhan masaya otururken. Konuşmayı bu kadar çok seven, üstelik dinleme yeteneği, daha okul sıralarındayken bile olmayan bu adam

“Senin şu sözcükleri harcamaya korkan konuşma tarzını bir türlü anlayamamışımdır,” dedi Orhan. Konuşmada dinleyenin olduğunun ayırtına vararak.

“Etrafa saçtığın onca sözcüğü birilerinin toplayıp saklaması gerekiyor,”dedi. Nasıl da dökülüvermişti sözcükler ağzından. İşte bu yüzden severdi Orhan’ı. Onunla beraberken başka her şeyi, dışarıda bırakman gerekirdi.
Zihninde dolaşan sayılar biraz olsun uzaklaşmıştı. Gecenin yorucu ahengine kendini bıraktı.
“Oğulum, amma uzaktın sen de bu işi. Ne olmuş yani boşanıyorsan. Herkes ayrılıyor. Artık kendini toplamalısın.”
İçinde biriken öfkeyi saklamaya çalışarak, “ Ben kendimdeyim, sadece biraz zamana ihtiyacım var, o kadar.” Bir an durdu. Kırgın bir sesle, “Hem daha boşanmadık ki biz,” dedi.
“ Ne yani yaşanan bunca olaydan sonra tekrar bir araya gelebileceğinize inanıyor musun?”
Dili tutulmuştu sanki. Yutkundu. ‘Yeter artık,’ der gibi baktı karşısında duyarsız oturan adamın gözlerine.
“Peki, sustum,” dedi Orhan. İleri gittiğini anlamıştı. Arkadaşının acı dolu bakışları onu tedirgin etmişti.
“Şu projeyi teslim edince Sapanca’daki eve gidelim seninle, ne dersin?” dedi, Orhan. Gereksiz yere oluşturduğu gerginliği ortadan kaldırmak istiyordu. Ama çok geç kalmıştı. Bir defa saymaya başlamıştı zihni yeniden.
Kendi toplamaya çalışarak, “ Olabilir, ama bu aralar şehirden ayrılmam pek doğru olmaz,” dedi.
“Bir hafta sonu canım, hava değişikliği iyi gelir, benim de ihtiyacım var.” “ Eski günlerdeki gibi bir kaçamak.”
Eski günler… Asuman ile gidememişlerdi oraya… Bir türlü fırsat olmamıştı. Her niyetlendiklerinde bir engel çıkmıştı. Oysa ne kadar çok istemişti çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği yerleri, onun mavi gözleriyle izlemeyi….
Kesin bir cevap vermezse kurtulamayacağını bildiği için, “Olur, gideriz uygun bir zamanda,” dedi.
Çevrelerindeki masalar, boşalmaya başladı.. Sesler azaldı. Birkaç masanın dışında kimse kalmamıştı. Son duble rakılarını da içtikten sonra iki arkadaş lokantadan çıkıp loş sokakta yürümeye başladılar.
Orhan yine bir şeyler anlatıyordu. Ama arkadaşının dinlemediğinin farkındaydı artık. Arabanın olduğu yere kadar birlikte yürüdüler.
“ Hadi, atla, seni bırakıp oradan eve geçerim,” dedi.
“ Ben biraz yürümek istiyorum, sen hiç yolunu değiştirme, dedi. Bu sözcüklerin hiçbir anlamı olmadığını biliyordu aslında. Orhan kararını vermişti.
“Aman be, bu saatte yürümek de neymiş, yeterince yürüdün, bin şu arabaya.”
Onunla tartışacak gücü yoktu.

Kapıyı açarken yavaşça kolunu kaldırdı, saate baktı. 00.14’ü gösteriyordu.
– On dokuz, dedi. Sesi evin boş karanlığında yankılandı. On dokuzzzzzzzzzzzzzzzzzzz.

Yurdagül Sayıbaş
26.12.2004

Paylaş
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir