Ormanda

Pencerenin öbür tarafında oturan adamı gördüm. Mevsimlerin kaderini bilen yaşlılar gibi baktı bana. Uzun saçları iki yandan boynuna ölü yapraklar gibi dökülüyordu. Kiliseye doğru yürüdüm. İlk mezarlara vardım. Mezarların arasından geçerek dar patika yoldan eve dönmeyi düşünüyordum. Dışarıda güneşi görmüş; onun parlayışına aldanıp kendimi bir anda sokağa atmıştım. Yavaş adımlarla mezarlığın içinde ilerlerken erken baharın serin havası içimi ürpertiyordu. Ne zaman zihnim yoğunlaşsa bu mezarlıktan geçen bir yürüyüş yapardım. Kilisenin bahçesinden başlayarak ormana kadar uzanan mezarların sessizliği, şehrin koşuşturması ile hırpalanmış ruhumu sakinleştirirdi. Akşam yağan sağanak doğayı yıkamış; insanın başını döndüren bir toprak kokusu etrafı sarmıştı. Patika uzun kış mevsiminde kullanılmamaktan neredeyse kapanmıştı. Yeni yeni yeşermeye başlayan ağaçların gövdeleri yosunlarla kaplanmıştı. Erken baharın müjdecisi papatyalar tek tük topraktan başlarını çıkarmışlardı. Derin bir nefes aldım. Toprak kokulu hava ile ciğerlerimi doldurdum.
Üç gündür evden çıkmadan çalışmıştım. Zihnimde sözcükler dans ediyordu. Bu son sınavdı. Bunu da geçince artık özgür olacaktım. Bu sokakları dar, ruhu yaşlanmış şehirden kurtulacak, uzun zamandır hayal ettiğim yolculuğa çıkacaktım.
Avrupa’da okuma düşüncesi lise yıllarımda bana öylesine çekici gelmişti ki Türkiye’deki üniversiteleri araştırmamıştım bile. Bütün dikkatimi yabancı, özellikle Almanya üniversiteleri üzerine yoğunlaştırmıştım. Yaptığım başvurulardan iki tanesi kabul edilmişti. İlki Viyana’da bir üniversite idi. Onun üzerinde düşünüp araştırma yaparken Berlin’deki üniversitenin olumlu cevabı gelince hiç düşünmeden buraya kayıt yaptırdım. İlk yılım şehri keşfetmekle geçti. O zamanlar her şey ilginç ve farklı geliyordu. Geçen zaman içinde her şey sıradanlaştı. Özellikle şehrin gri rengi beni daha ilk günlerde rahatsız etmişti. Derslerim, yeni tanıştığım insanlar zaman içinde bu karanlığı unutmama neden olsa da geçen beş yılın ardından, mezun olup buradan ayrılma düşüncesi bana çok iyi geliyordu.
Bir dünya seyahati planlamıştım. Bu seyahatte dünyanın en çok güneş alan Akdeniz ülkelerini gezecektim. Sabırsızlık içinde dönem sonunu beklerken bir taraftan boş vakitlerimde haritaları inceliyor, planımı detaylandırıyordum.
Son sınavım bitirme tezimin sunumu idi. Yaratıcı yazarlık üzerine aldığım dersler sayesinde okulun istediği gibi bir tez yazmayı başarmıştım.
Dar patika bir süre sonra ormanda bir açık alana ulaştı. Güneşin son ışıkları, ıslak yaprakların üzerinden parlıyordu. Ağaçların olmadığı alanda bir süre durup etrafı izledim. Geldiğim patikaya baktım. Sanki her zaman yürüdüğüm yoldan farklı bir yola saptığım hissine kapıldım. Çünkü daha önceki yürüyüşlerimde böyle bir ağaçsız alan ile karşılaşmamıştım. Akşam yavaş yavaş çökmeye başlamış, rüzgâr hızlanmıştı. Bana yabancı gelen bu yerden bir an önce uzaklaşmak için ne yapacağıma karar veremedim. En iyisi geldiğim yoldan geri dönmekti. Tekrar patikaya doğru ilerledim. Güneşin ışıklarının azalması ile hava serinlemiş; rüzgâr kendini daha fazla hissettirmeye başlamıştı. Ağaçların arasında ilerlerken bir çıtırtı ile irkildim. Arkama baktım. Hiç kimse yoktu. Adımlarımı hızlandırdım. Patikanın bir an önce bitmesini istiyordum. Telaşlanmış, korkmaya başlamıştım. Bir an önce işlek caddelere ulaşmak, kalabalığın içine girmek istiyordum. Ama patikanın bittiği yerde yine bir açık alana ulaştım. Şaşkınlık içinde etrafıma bakınırken pencerenin öbür tarafında oturan adam, tam açıklığın ortasında durmuş, gökyüzüne bakıyordu. Sonra yavaşça başını gökyüzünden indirdi. Parıltısı kaybetmemiş kara gözleri ile bana bakmaya başladı. Biri ile karşılaşmanın içime getirdiği rahatlık, bu bakışlarla bir anda uçuverdi. Sonra adam konuşmaya başladı. Ama söylediklerinin hiçbirini anlayamıyordum. Sanki Almanca değil de farklı bir dil konuşuyordu. Eliyle ağaçları, gökyüzünü gösteriyor; aralıksız bir şeyler anlatıyordu. Güneş ağaçların arasında kaybolurken etraf derin bir karanlığa gömülmeye başlamıştı. Ben yolun ağzında, çaresizlik içinde bana bir şeyler anlatmaya çalışan adamı izliyordum. Kayboldum, bana yardım eder misiniz, diye seslendim. Adam bir an sustu, bana doğru yürümeye başladı. Kurumuş ağaç dallarının arasından yavaş adımlarla bana yaklaşırken yeniden anlatmaya başlamıştı. Bana çok yakın bir mesafede birden durdu. Bir süre birbirimize baktık. Kayboldum, yardım eder misiniz, dedim tekrar. Kararan havanın verdiği tedirginlik tüm benliğimi sarmıştı. Korkudan bayılmak üzereydim. Evde işimi yarım bırakıp neden çıkmıştım dışarı. Sanki bir labirentin içindeydim. Bütün yollar aynı yere çıkıyordu. Adam bu sefer benim söylediklerimi duymuştu. Yanıma geldi. Elimi tutmak ister gibi elini uzaktı. Çaresizdim. Korku içinde elimi uzattım. Tutması ile beni kendine doğru çekmesi bir oldu. Kısa boylu, zayıf bir insana göre oldukça güçlüydü. Sendeledim. Dengemi kaybedip onun ayaklarının dibine düştüm.
*
Ayağa kalktı. Üstü başı çamur içinde kalmıştı. Ne tarafa doğru gittiğini bilmeden yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırdı. Çıplak toprak, yağan yağmur ile balçık gibi olmuş, ayakkabılarını kaplamıştı. Karanlıktı. Ellerini ileri doğru uzatmış, dallardan ağaç gövdelerinden kendini korumaya çalışıyordu. Neden sonra ormanda olduğunu hatırladı. Ne kadar zorlansa da yürümeye devam etti. Patikanın ağzına ulaştığı zaman gün ağarmaya başlamıştı. Mezarlığın içine girdi. Kilisenin yanına ulaştığında biraz soluklanmak için durdu. Titriyordu. Büyük demir kapıya doğru ilerledi. Son gücünü kullanarak kapıyı açtı. Ayakta duracak hali kalmamıştı. Aklını toparlamaya çalıştı. Akşamüstü çıktığı yürüyüşü hatırladı. Her zaman yürüdüğüm yolda kayboldum, diye düşündü. Zihninde parça parça görüntüler vardı. Ancak bunları birleştirip bir anlam oluşturamıyordu. Issız yolda yürümeye başladı. Odasına ulaştığı zaman gün çoktan ağarmıştı. Üzerindekileri çıkarıp kendini yatağının rahat ve güvenli sıcaklığına bıraktı.
Uyandı. Bütün vücudu ağrılar içindeydi. Sanki dayak yemiş gibiydi. Kalmak istemedi. Pencereden gelen gün ışığına aldırmadan gözlerini kapadı. Ormanın içindeydi yine. Kara, parlak gözler ona bakıyordu. Adamı hatırladı. Yataktan fırladı. Yere düşmesine neden olan adam, bir fotoğraf gibi zihninde canlanmıştı. Sonra ne olmuştu. Düşündü. Zihnini zorladı ama hatırlayamadı.
Duş aldı. Giyindi. Dışarı çıktı. Adımları onu yine eski kilisenin sokağına getirmişti. Camın ardındaki adamı gördü. Parlak, kara gözlerini ona dikmişti.
Ortakent/2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir