Öykü

Herkes birgün döner yarım bıraktığı öykünün yurduna. Eksiklik tamamlanmadıkça rahat vermez öyküler insana. Gerçi insan var olduğundan beri, yeryüzüne öyküler bırakarak dolaşır. Bütün öyküler yarım, bütün öyküler eksiktir.

Koltuktan kalkarak bavulumu aldım. Trenden indim. Ağır adımlarla istasyonun loş, taş binasına doğru ilerledim. Trenin tak tak sesleri boğdu sessizliği bir an. Sonra anlamsız bir boşluk kapladı her yeri. İstasyonun kapısında bir an durdum. Uzun uzun etrafa baktım. Aynı bezgin, tozlu hayat karşıladı beni kasabada. Ne yazık ki beş yılda köprünün altında bir damla su bile akmamıştı.

Sabahın serin aydınlığında ilerledim. Kasaba meydanına geldiğimde eşyanın aynı, gören gözlerin farklılığını anladım. Çocuksu duyguların yerini, yeni öykülerin tecrübeleri almıştı. İğde ağaçlarının sıralandığı toprak yolda yürümeye başladım. Bu yoldan uzun eteğim ile ayaklarım birbirine dolaşarak nefes nefese geçmiştim bir zamanlar. Gitmek. Çözüm. Kurtuluş.

“Gelmelisin, seni görmek istiyor. İnan, hiç öfkesi kalmadı. Yalnız özlem, pişmanlık.”

Yolun sağa kıvrıldığı yerde durup iki yanda sıralanmış, bahçe içinde tek katlı evlere baktım. Hareket yok. Sessiz. Uzak. Yaban gülleri açmış Ayşe Teyze’nin bahçesinde. Sabahları yediğim gül reçellerinin tadını duyumsadım bir an. Neşeli türküler söyleyerek masaya oturması ile kalkması bir olan babam geldi karşıma. Bir bardak çay, bir iki zeytin, bir dilim ekmek. Daha ben çayımın soğumasını beklerken sofradan uzaklaşan adam. Mavi boyalı evin kahramanı. Pembe güllerin hemen yanındaki ev ile ilgili hatıralar bu kadar mıydı? Bahçedeki vişne ağacı, bahçenin uzak köşesinde sessizce beni bekliyordu. Onun üstünde vişne toplarken söylediğimiz türküler çınladı kulaklarımda.  Sonra annemin reçel yapması için, neşeli kahkahalarla vişne çekirdeklerini çıkarırken kıpkırmızı boyanan ellerimiz… Ocakta kaynayan reçelin mutfağa yayılan şekerli kokusu…

Telaşlı, yorgun, kendinden vazgeçmiş bir kadındı annem. Her şeye yetişmeye çalışır; ama her şey inadına yarım kalırdı. Biraz kendine zaman ayırabilseydi keşke. Bizleri, babamı ve diğerlerinin hayatını taşımaktan buna hiçbir zaman fırsatı olmadı.


“Şu sıralar buradan ayrılamam. Zaman bulunca…” diye geçiştirivermiştim kardeşimin telefonunu.
“İlk fırsatta gel, bekliyoruz.” demişti.

Mavi demir kapının önünde bekliyorum. Açarsam öykü kaldığı yerden devam edecek mi? Yoksa… Döndüm. Geride yarım, yeni öyküler bırakarak. Buradaki zaten eksik…

Zili çaldım. İçerden ayak sesleri yaklaşıyor kapıya. İclal, terliklerini sürüyerek geliyor.
Hayatı tozpembe bulutların arasında yaşadığını düşünürdüm İclal’in. Annemin tüm çabalarına rağmen o bulutlardan inmedi. Evlendiği zaman bile kocasını o bulutların üzerine almayı tercih etti genç kızlık odasında. Şimdi pembe bulutlarla boynuma atılacak ve ‘ablam benim’ deyiverecekti.

Olmadı.


İclal yorgun, kara bulutlarla açtı kapıyı. Duyulması zor bir sesle hoş geldin, dedi. Sofanın loşluğunda annemle göz göze geldim sonra. Yılgın, uzak bir bakış vardı gözlerinde.

 

“Gidiyorum.” “Kız başınla nereye gidiyorsun. Otur oturduğun yerde.”
“Çalışacağım, yeni bir hayat kuracağım kendime.”
“Ne yaparsın İstanbul’da bir başına.” “Duramam artık”
Elimdeki bavulu çekiştirirken gözlerinden yaşlar yağmur gibi akıyordu. Onu ittim. Sendeledi.
Korkulu gözlerle yüzüme baktı. Sanki tutunacak bir şey arıyordu gözlerimde. Bulamadı. Annemi gözleri yaşlı bırakıp evden ayrıldım.

 

“Hoş geldin.” Annemin kırgın yüreğinin bütün soğukluğu bedenimi kapladı. Sofadaki kırmızı koltuğun birine iliştim. Anlamayan gözlerle yüzüne baktım. Evin havasının ağırlığı yüreğimi eziyordu. Aldığım derin nefes göğüs kafesimde sıkıştı kaldı.

 

“Baba, İstanbul’a gönder beni. Burada iş yok; ama orada buldum.”
“………………”
“O kadar emek verip okudum. Şimdi burada uygun iş yok diye…”
“Olmaz. Kadın başına ne işin olur oralarda.”
İnternetten yapmıştım başvurumu. Bir ailenin yanında çalışacaktım. Ana sınıf öğretmenliğimi, dadılığa dönüştürmüştüm.
“Başka çare yok, kolun!”
İlk tokadı yemiştim yüzüme. Hala acır yüzümün sol yanı…

Kazadan altı ay sonra kapattılar fabrikayı. Makineler yenilenecek dediler. Bizimse yenilenecek bir hayatımız yok buralarda. Babam kolunu kaybettiğinden beri. Dört çocuk, yarım maaşa kalıvermiştik. Cehennem.
Kaçarak gittiğim bu eve, öykümü tamamlamaya dönmüştüm.

Kolu olmayan adam yoktu…

Tokat/2016

2 thoughts to “Öykü”

  1. Kolu olmayan adam çok soğuk bir ifade gibi geldi bana. Ne yazılabilir di bende düşünüyorum.

    1. Öykünün yapısı gereği soğuk olması gerekiyor. Hem esik öykülerden oluşan hayatın yarımlığını yansıtması için hem de öykünün hikayesinin daha etkili olması için

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir