Röportaj

 

 

Kamusal alan üzerine yazmışsın kitaptaki yazını, Osmanlı dönemi ve cumhuriyet Türkiyesi’nde farklı tanımlara sığdırılan kadınların kamusal alan tanımı içerisindeki varoluş ve tanımlanışları üzerine birkaç kitaptan bahsediyorsun. Esas olarak Refet’i ve adalet Ağaoğlu’nu inceliyorsun ama birçok roman ve yazardan da bahsediyorsun, bu incelemenle ilgili olarak, kadınların ev hayatı, kamusal alanın bu iki dönem içerisinde nasıl değerlendirildiği ve sık değindiğin mahrem, kadın bedeni gibi kavramları sen nasıl değerlendiriyorsun. Farkındayım uzun bir soru oldu ama soruyu incelediğin romanları neden seçtiğin ve romanlardaki kahramanlar üzerinden değerlendirir, anlatır mısın?
İlk önce neden bu iki romanı seçtiğimi kısaca açıklamak isterim. Bu atölyenin sonlarına doğru herkes gibi ben de üzerinde çalışmak istediğim birkaç konu belirledim. Bunlardan birisi de ‘Kamusal Alan Ve Özel Alanda Kadının Yeri’ idi. Aslı Güneş ile yaptığımız çalışma sonucunda bu konuya karar verdik. Benim için bu alanların gelişim süreci, kendi kişisel tarihimi de kapsadığı için önemliydi. İlk gençlik yıllarını taşrada geçirmiş bir kadın olarak okuduğum roman karakterleri ile yaşantımın sınırlarının benzerliği, onlarla aynı süreçleri yaşamış olmam da bu konuda çalışmaya karar vermemde etkili oldu. Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi adlı romanının temel kahramanı Kısmet’in Eskişehir’deki daracık hayatı, aslında bütün taşralı kadınların yaşadığı hayat olarak görüyorum. Ailenin, eril toplum düzenin dayatmaları doğrultusunda yaşamak, kendi varlığının farkına varamadan bir ömür sürmeyi de beraberinde getiriyor. Kısmet’in parçalanmış; bütünleşemeyen bedeni, onun kendine ve yaşadığı hayata ne kadar yabancı olduğunu okura gösteriyor. Romanı, kadının durumu yönünden okurken ister istemez kendi yaşadıklarımla karşılaştırma yapma gereğini duydum. Her ne kadar modern bir ailede büyümüş olsam da onun yaşadığı parçalanmışlığı, özellikle gençlik yıllarımda yaşadığımın farkına vardım. Benim şansım sanırım, Türkan Kaymazlı gibi geleneğin bekçiliğini yapan bir annemin olmayışı idi. Annemin okumam konusundaki ısrarı, bugün, bu satırları yazabilecek bir farkındalığa beni getirdiğini düşünüyorum. Burada dikkat etmemiz gereken nokta annelik, annelerin çocuk yetiştirmedeki önemi. Çünkü Kısmet’in kaderini belirleyenin de annesi olduğunu düşünüyorum. Çalışmak isteyen Kısmet’in önündeki en büyük engel yazık ki annesidir. Ekonomik durumlarının iyi olması; Kaymazlı ailesine mensup olmaları, gerek Türkan Kaymazlı’yı gerekse Kısmet’i ‘başkaları ne der’ sözü ile dile getirilen mahalle baskısı ya da asıl adıyla eril toplumsal düzenin katı kuralları içine hapseder.
Diğer taraftan iki alanın bizim toplumumuz açısından değerlendirmesini yapmak istediğim için Fatma Aliye’nin Refet, Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanlarını seçtim. Refet, 1896 yılında yayınlanan bir roman olarak Osmanlı toplumunda kadının yerini açık bir biçimde ortaya koyuyordu. Bir bakıma, bu roman, kadının özel alandan kamusal alana doğru geçişini, kendi varoluşunu gerçekleştirişini anlatıyordu. Üç Beş Kişi ise Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadının nasıl bir yere geldiğini hem taşradan hem de şehirden anlatan bir romandı. Böylece bir taraftan toplumsal hayatta yaşanan değişimi izlerken diğer taraftan kadının hayatına bu değişimin yansımasını da takip etmiş olacaktım.
Bu romanların yazarlarının kadın olması da seçimimde etkili oldu elbette. Çünkü roman karakterlerini değerlendirirken aynı zamanda, kadın yazarın da kadın karakteri karşısındaki tutumunu değerlendirmiş olacaktım. Refet’te Fatma Aliye’nin anlatısı boyunca inandırıcı olmak için çaba göstermesi; romanın konusunun gerçek hayattan aldığını söylemesi kadın yazarın, satırlar arasına sinmiş tedirginliğini okura yansıtır. Adalet Ağoğlu ise Üç Beş Kişi romanında, Cumhuriyet dönemi kadınını anlatırken geleneğin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha ortaya koyar. Çünkü bu romandaki kadınlar, eğitimli olanlar da dahil geleneğe yenilmiş kadınlardır. Kısmet’in çıkış yolu olarak intiharı seçmesi; Ankaralı modern kadınların modern olayım derken gelenekle modernlik arasında bocalamaları, yazarın da gelenek karşısındaki duruşunu belirler.
Osmanlı devletinde kadınlar, 18.yy sonu 19.yy başlarında kamusal alanda görülmeye başlarlar. Burada ‘görülmek’ sözcüğünü, erkeklerin kadınları görmesi, farkına varması anlamında kullandığımı söylemem gerekiyor. Kendilerine ait olan sokak hayatında, kadınları görmek pek hoşlarına gitmiyor, sanırım. Bu nedenle çeşitli fermanlarla kadını, yeniden kontrol altına almaya çalışmışlar. Ancak başarılı olamayınca kız mektepleri açarak yeni yetişen nesillere, kendi istedikleri gibi şekil vermeye başlamışlar. Bu okullarda verilen eğitim, özel alanda yapılan işlere yönelik dersler. Refet’in okulda öğrendikleri nakış işlemek, dikiş dikmek, yemek pişirmek gibi kadının kocasına daha iyi hizmet etmesine yönelik derslerdir. Böylece modern erkeğin yanında, yine onun kontrolünde ve onun istediği gibi modernleşen bir kadın karşımıza çıkar.
1984 yılında yayınlanan Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanında ise, Cumhuriyet Türkiyesi’nde kadının taşrada ve şehirdeki durumunu görürüz. Artık kadın ile erkeğin hayatını ayıran duvarlar ortadan kalkmıştır. Kadın, kamusal alanda çalışan olarak yerini de almıştır. Ancak toplumsal cinsiyet rollerinde değişim yaşanmaz. Kadının özel alandaki görevleri aynen devam eder. Anne olmak, iyi bir eş olmak, ailedeki düzeni sağlamak yine kadının görevidir. Ayrıca bu modern dediğimiz kadınları kafaları da oldukça karışıktır. Çünkü yetiştikleri geleneksel kuralların dışına görünüşte çıkabilirler. Düşünceleri yine aynıdır. Modernleşmeyi, erkeğin ev işi yapması olarak görürler.
İki romanda da dikkatimi çeken önemli bir noktada, kadının sınıfsal konumu yükseldikçe kamusal alandan uzaklaşmasıdır. Çünkü varlıklı ailelerin kızlarının çalışmalarına gerek yoktur. Onların sokakta dolaşmaları, çarşı Pazar işleri yapmaları bile ayıptır. 1896’dan 1984’e kadar geçen yaklaşık yüz yıllık süreçte bu bakış açısından fazla değişim olmamıştır. Refet, çirkin ve fakir olduğu için çalışmak zorundadır. Kısmet ise güzel ve zengin olduğu için çalışmasına gerek yoktur. Hatta çalışması tuhaf karşılanır.
Osmanlı toplumundaki mahalle kavramı, modernleşme ile birlikte ortadan yavaş yavaş kalmaya başlar. Geçmiş dönemlerde bir aile birlikteliği ile yaşayan mahallelerin yerini, çok katlı apartmanlarda kendi hayatının içine kapanmış insanlar almıştır. Genel anlamda modernleşmenin getirdiği yalnızlaşma doğal olarak kadının hayatını da etkilemiştir. Mahallede mahrem alanda yaşayan Osmanlı kadını, kendine ait bir kamusal alan yaratarak hayatını, kadınsal bir dayanışma ile sürdürebilirken bugünün modern kadını, bu dayanışmadan da mahrumdur. Eril otoritenin olmadığı mahrem alanda kadınlar, bir düzen kurup hayatlarını sürdürürler. Ama erkeklerle birlikte yaşayan kadın için durum değişir. Toplumsal cinsiyet rollerinin üstü kapalı olarak devam ettiği modern şehirlerde kadın, kendi cinsiyle de rekabet halindedir.
Kadın bedeni ise Osmanlı döneminde duvarların arkasında ya da örtülerin altında saklanarak erkeğin kontrolü altında tutulmuş; bir kadının güzel olması onun kaderinin tamamen değişmesine neden olabilmiştir. Refet, çirkin olduğu için, koca bulamayacağını bilir; bu nedenle meslek sahibi olmak ister. Kadının bedeni, erkeğin bakışı ile değerlendirilir ve aşağılanır. Cumhuriyet ile başlayan süreçte de durum çok farklı değildir. Kadın bedeni yine eril ölçütlere göre değerlendirilir. Güzellik, koca bulmak için önemini korur.
Bugüne baktığımızda kadın bedeni kapitalist sistemin malzemesine dönüşmüştür. Bu dönüşümün temelinde ise  eril düzen vardır. Onun istekleri ve arzuları doğrultusunda kullanılan bir nesnedir artık kadın bedeni. Diğer önemli bir nokta ise kamusal alanda var olmak isteyen modern kadının erkekleşmesidir. Modern kadın, sokaktaki varlığını ortaya koymaya çalışırken kadınlığına, bedenine, kendisine yabancılaşmıştır.

Express Dergisi,Sayı 101, 31 Aralık 2009

Kadınlar Dile Gelince adlı kitapta ‘Kamusuz Kadınlar’ makalesi üzerine yapılan röportaj.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir