Tanrıların Dağı İda’nın Eteklerinde Dört Gün

Karşımda yeşilliğin arasından görünen masmavi bir deniz. Arkamda Kaz Dağları. Sol yanımda bu dağların eteklerine kurulmuş bir köy. Adatepe. Cırcır böceklerinin aralıksız cırıltısı. Zamanın dışında, modern hayatın uzağında, modernizmi anlamaya çalışacağım.
Taş Mektebi çevreleyen duvarların üzerine oturdum. Mezarlık, çam ormanı ve denizden oluşan manzaraya bakıyorum. Hayatın ve ölümün böylesine iç içe geçtiği bir mekanda, zamanın dehlizlerinde çabucak yitip giden, varlığı sürekli sorgulanarak sarsılan düşüncelerin peşinde koşuyorum. Buradan bakıldığında aslında kalıcı olan tek şeyin doğa olduğunu, insanınsa aklıyla bu inanılmaz düzenin içinde oyunlar oynamaktan başka bir şey yapamadığını düşünüyorum. Tıpkı Uzun İhsan Efendi gibi derin bir uykuda düşler görüyorum.
Taş, ağaç ve insan, dağların koynunda birbirlerinin sınırlarına saygı duyarak yüzyıllar boyunca yaşamış. Modern dünya bu yaşantıyı korumak için ne yazık ki kurallara ihtiyaç duyuyor. Adatepe köyü 28 yıl önce sit alanı olmuş. Böylece insan aklının yarattığı kabustan -uygarlık/modernizm- kendisini-uygarlığını- korumayı başarmış.
İlk Ders
10.07.2008/ Saat:18.00-21.00
Taş Mektebin geniş koridoruna yarım ay biçimde dizilen sandalyelerimiz yerleşiyoruz. Sanırım on dört kişiyiz. Kamil Bey ve Zerrin Hanım karşımızda oturuyorlar. Genel anlamda bir değerlendirme ile ders başlıyor. “Sanat eseri nedir?” sorusunun üzerinden modernizmde değişen anlamları konuşuyoruz. Daha doğrusu onlar anlatıyor, bizler dinliyoruz.
18. yüzyıl – Aydınlanma
19. yüzyıl – Modernite
20. yüzyıl – Modernizm
21. yüzyıl – Postmodernizm
Modernizm
18. yüzyılda aydınlanma ile yeni bir döneme giren insanlık, 19.yüzyılda kendi gücünün farkına varması ile hızlı bir gelişim sürecine girer. Bu yüzyıl, her anlamda baş döndürücü bir gelişimin olduğu bir zaman dilimidir. Bunun sonucunda toplumsal yaşam ve insan ilişkileri tamamen değişir. Bir kaos yaşanır. Bunun önüne geçmek için yeni bir bütünleştiriciye ihtiyaç duyulur: Modernizm. Temel olarak Avrupa, daha sonra Asya’da etkisini gösteren akım. Ekonomik ve siyasi değişimlerin sanata yansıması. 1900-1980 yılları arasındaki bu süreçte insan aklı her şeyin merkezindedir. Ortak akıl elbette Batı’nın aklıdır. Dünyanın çeşitliliği görmezden gelinir. Kültürler yok edilmeye başlanır. Tek tip insan, tek tip eşya… Korkunç. Modernizmin akla dayalı sistemleştirici yapısı, bu tek tipleştirmenin temelini oluşturur. İşte 20. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan postmodernizm, bu noktada modernizme karşı çıkar.
Dersin sonunda Adatepe’nin girişinde bulunan bir restoranda ikram edilen yemeğimizi yerken sofranın tılsımı ile birbirimiz daha yakından tanıyoruz. Zeytin salatası, biber dolması, börek ve balık. Güzel bir sohbet tatlı niyetine.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Adatepe Pansiyonundaki odama dönüyorum. Kapıda her zamanki gibi lavantalar beni karşılıyor. Koparıp, derin derin koklayarak kokusunu içeme hapsetmeye çalışıyorum. Serin dağ rüzgarını hissederek uzun zamandır uyuyamadığım kadar derin bir uykuya dalıyorum. Kim bilir Tanrılar girer rüya…
İkinci Ders:
Rüyama tanrılar girmese de dağ havasının ferahlığında derin bir uykunun ardından sekiz otuzda kahvaltı yaptıktan sonra dokuz otuzda ikinci ders için Taş Mektepteki yerimi aldım. Bu ders sınıfta yapıldı. Resim ve fotoğraflar slayt olarak gösterildi. Her biri için kısa açıklamalar yapılarak modernizm hakkında konuşmaya devam ettik.
Taş ve ahşap klasik dönem yapılarının temelini oluşturur. Doğada zaten var olan bu malzemeleri kullanan mimarlar, doğanın şartlarına uyumlu yapılar oluştururlar. Sanat eseri de bu dönemde, doğanın muhteşem düzeninin ve bu düzenle uyum içindeki insanı dile getirir. Ancak sanayileşme ile birlikte yeni malzemeler ortaya çıkar. Çelik ve cam. Doğada bulanan maddelerin dönüştürülmesi sonucunda elde edilen bu iki madde, gelişen burjuvazinin temel malzemesi olacaktır. 19. yy’da mimari bir çeşit mühendisliğe dönüşür. Geçmiş dönem mimarlarının yerini teknolojik donanımlı mühendisler alır. 1887-889 yılları arasında yapılan Eiffel Kulesi bu anlayışın en iyi temsilcisi olacaktır. Çelik olarak inşaa edilen kulenin özelliklerine gelince, o dönemde dört katlı taş ve ahşap yapılardan oluşan Paris için anarşist bir anlam taşır. Fransız ihtilalinin sembolize eder. Çevresi ile gerek malzemesi gerekse yüksekliği ile tam bir tezat içindedir. Geleneksel dokunun içinde teknolojik bir abide olarak yükselir. Kentin dönüşümünün çelikten bir simgesidir. Fabrika bacasına, sokak lambasına benzetilir. Ayrıca feminen bir yapısı olduğu da düşünülmektedir. Kamusal alanda çelik ve camdan yapılan binalar çoğalmaya başlar. 1200 yıllarında inşaa edilen Louvre Müzesinin girişine eklenen cam piramit de modernizmin bir anıtı olarak yükselir.
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte üretim ilişkileri değişime uğrar. İş bölümü, yapılan işi parçalara böler. Fabrikaların artması ile standart ürünler üretilmeye başlanır. Artık ürünün kalitesi değil üretim sayısı önem kazanır. Niteliğin yerini nicelik alır.
Georges Seurat, Grande JatteAdası’nda Bir Pazar Günü Öğleden Sonra, 1886, tuval üzerine yağlıboya, 207 x 308 cm, AIC (isimlerini yazarak netten resimleri bulabilirsiniz.)

Tablo, orta-üstü sınıfın bir pazar gününü anlatır. Noktalama tekniği ile yapılmıştır. Klasik dönem resmilerinde bir figürün bakışı ile izleyici resmin için girer. Ancak burada böyle bir şey söz konusu değildir. Figürler birbirlerine bakmadıkları gibi izleyiciye de bakmaz.(post-empresyonist) Bu nedenle izleyiciye kapalı bir resimdir. Değişen kent yaşamındaki yabancılaşmayı dile getirir. Fotografik mantık da söz konusudur resimde. Figür kesilerek yarım olarak yapılmıştır.

Diğer taraftan resim kompozisyon ve kurgu olarak klasik dönemin özelliklerini taşır.

1839 yılında bulunmuş fotoğraf. Ve onun bulunması ile resmin gelişim yönü değişmiştir. Ulaşılmak istenen ideal gerçeği yansıtmaksa artık bunu fotoğraf yapar. Teknik, mekanik bir yapısı olduğu için Aristokrasi sanat olarak bile görülmemiş fotoğrafı. Ancak yükselen burjuvazi bu yeniliği destekler. Kendisini ifade etme aracı olarak kullanır.
Fotoğraf, resmi gerçekten uzaklaştırır. Fuluğ bir fotoğrafta gerçek değişime uğrar. Diğer taraftan artık gerçeğin aynısı yapma amacında olan resmin bir önemi kalmamıştır. Çünkü fotoğraf gerçeği aynen yansıtır. Böylece fotoğrafla birlikte, resimde gerçek dışılık kendini göstermeye başlar. Sanatçının algısı genişler. Farklı yönlerden insanı ve eşyayı fotoğraflayabilirsiniz. Her şeyin fotoğrafının çekebilirsiniz. Deklanşöre basmanız yeterlidir. Bütün nesneler, özne olabilir. Bu değişim, estetik anlayışında çeşitlenmesini ortaya çıkarır.

Klasik sanatta resimdeki her figür tek bir şeyi temsil ederken 20.yy. da bu tek anlamlılık yerini çok anlamlılığa bırakır. Bunun edebi esere yansıması ise romanda anlam katmanlarının artması olarak yorumlanabilir. Üst kurmaca metinler de buna bağlı olarak ortaya çıkmış olabilir.

Böylece Rönesans resmindeki perspektif ve simetrinin yerini kübizmde parçalanmış figürün asimetrik olarak bir araya getirilmesi alır.

Cezanne, Yıkanan Kadınlar, 1905, 130×183 cm, tuval üzerine yağlıboya, Ulusal Galeri, Londra. Pablo Picasso, Avignon’lu Kızlar, 1907, tuval üzerine yağlıboya, 245 x 230 cm, Modern Sanat Müzesi, New York

1890’dan itibaren gelişen resmin kökenlerini Japon Baskıları ve Afrika Heykelleri oluşturur. Nitekim Picasso’nun tablosunda figür yüzleri Afrika masklardan yapılmıştır.
Üçüncü Ders:
1900’lü yılların başlarında, gelişen burjuvazinin de desteğiyle fotoğraf artık bir sanat haline gelmiştir. Resim ile karşılaştırıldığında sanırım en büyük farklılık figür ile olan ilişkidir. Fotoğrafta figür ile fotoğrafçı arasında bir farkındalık söz konusudur. Halbuki resimde böyle bir kural yoktur. Fotoğraf sanatında farkındalık çok önemlidir. Eğer farkındalık olmazsa insanın nesneleşmesi söz konusu olur ki bu da sanatın ahlakına aykırıdır.
Fotoğraf sanatının amacı, bir nesnenin gerçekliğinin etrafında oluşan haz duygusudur. Ancak zamanla fotoğrafta da gerçeküstü eğilimler görülmeye başlar. Man Ray-Fotogram-1922. Fotoğraf imgeler düzlemine çıkar. Böylece her iki sanatta da akıl yoluyla soyutlama, bu soyutlamadan geometriye ulaşma ve ulaşılan soyut düşüncenin mimaride somutlanması ortaya çıkar. Resimde ise çizgiler ve renklerle oluşturulan geometrik şekiller (minimalizm) eseri oluşuturur. Piet Mondrian, Kompozisyon, 1913.
Evrenin kuralları ile yaşayan insan yuvarlak düşünür. Aklın kuralları ile yaşayan insan gittikçe köşegenleşir. Yani matematiksel doğruluktan oluşan güzellik anlayışı ortaya çıkar. Böylece modernist mantık tamamen bilgiyi dayalı gelişim gösterir.
Kavramsal sanatın başlangıcı: Marcel Duchamp, Çeşme, 1917, Bulunmuş obje, yükseklik 61 cm, Modern Sanat Müzesi, New York. 20.yy. düşüncesine göre bağlamından koparılan nesne sanat yapıtı olabilir. Nitekim Duchamp’ın eserlerinde kullanılan objeler geleneksel bilginin ışığında değerlendirildiğinde anlamsızlaşır. Kullanım yerinden ayrılan bir pisuvar, çeşme modernizmde bir sanat eseridir.
1900’lerin ilk yarısından itibaren sanatın merkezi Avrupa’dan ABD’ye kayar. Böylece Batı sanatı çöker. ABD sanatı yükselir. Yeni akımlara öncülükler, bu ülkeden çıkar. Ve sanat bir takım ideolojilerin temsil etmeye başlar. Otoritenin desteklediği sanat. Popüler kültüre dayalı sanat. Modernizmin akla dayalı olarak kurduğu sistemde, her şey bir bütünün parçasına dönüşür. Sisteme uymayan sanatçı var olamaz. Modernizmin ana ideolojisi soyut geometridir. Bundan en ufak bir sapmayı Modernizm kabul etmez.
Bu arada edebi yapıtta neler değişiyor bir de ona bakalım. Bu alandaki en önemli değişim bilinçaltının keşfedilmesi ile ortaya çıkıyor. Böylece zaman algısı tamamen değişiyor. 20. yüzyılın ilk yarısında düşünürlerin geçmişin ve geleceğin ancak insanın bilincinde var olan anımsamalar ve tasarımlardan ve aslında zamanın ân’dan ibaret olduğunu ileri sürmeleri, modernist romancılarda da yankısını bulmuş ve aylara, yıllara yayılan kurmaca zamanı, giderek kısalarak olabilecek en kısa zaman dilimine sığdırılmıştır.
Modernist romanın en önemli öncülerinden olan James Joyce’un 1912’de yayımlanan
Ulysses adlı romanında 16 Haziran 1904 gününün sabahında başlayan olaylar aynı günün gecesinde sona ermiştir. Kurmaca zamanın bir günü, bilinç düzleminde geçmiş, an ve gelecek, karmaşık bir zaman algısı ile birlikte yüzlerce sayfada anlatılmıştır. Örneğin Gaston Bachelard’ın “Anın Sezgileri” adlı yazısında geliştirdiği “an” düşüncesi, zamanı an’a indirgemektedir. (Cogito, 1997, S.11, s.59-63)

Romanda zaman, anlatıcının algısına bağlı olarak biçimlenmektedir. Modernist romanın en önemli temsilcilerinden olan Henry James’in bakış açısı kavramını ortaya atmasından sonra bakış açısındaki değişiklikler zamanda da değişiklikler doğurmuştur.

Anlatıcının konumuna ve tutumuna bağlı olarak zamanı algılayış farklılaşmıştır. Modernist romanda zaman, romanın ana figürü veya ana teması haline gelmiştir

Dördüncü Ders:
1960 yıllarından itibaren sanatın merkezi ABD olur. Batı sanatı, kültürel bir sürekliliğin ürünü olarak ortaya çıkarken, ABD sanatı büyük heyecanların yarattığı bir kültürdür. Geçmişi yoktur. Bu nedenle Batı sanatı karşısında çok sığ kalır. Avrupa’da geleneğe bağlı okullar aracılığı ile grupların yaptığı yenilikler, Amerika’da bireysel çıkışlar olarak kendini gösterir. Yeni sanatçılara şans tanınması açısında bu değişim olumludur. Sanatın köksüzleşmesi, toplumsal belleğin ortadan kalkması, buna bağlı olarak sürekliliğin yerini günlük üretime bırakması, sanatçıyı zanaatçıya; sanat eserini ise fabrikasyon bir ürüne dönüştür. Yüzyılları kucaklayan eserlerin yerini, bir günde tüketilen yapıtlar alır.

İnsan doğduğu andan itibaren, hayatın içinde bir sanatçı olabilir. Sanatın hem nesnesi hem de öznesi olarak görür kendini. Böylece sanat nesnesi ortadan kaybolur. Joseph Beuys, Arena- Zeki Olsaydım Kim bilir Nerelere Gelirdim!, 1970-1972, Dia Sanat Merkez, New York

‘Kavramsal sanat terimi, 1960’larda artık kendilerini alışılageldik sanat eseri biçiminde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanmıştır. Fikir sanatı olarak da geçer. Kavramsal sanatçılar, bir resim veya heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerini uygun malzemeler ile ifade etme amacı güderler. Klasik anlamda resim veya heykel tarzı nesneler, ticari mal olmaya elverişli olduklarından sanatsal yaratı ve beğeninin dışında tutulur. İlk olarak 1960’ların başında Henry Flynt tarafından bir Fluxus yayınında kavram sanatı olarak anılmıştır. Kavram sanatı, Joseph Kosuth ve Art&Language grubu tarafından daha sonra farklı anlamlarda kullanılmış, 1970’lerden itibaren ise ‘kavramsal’ kullanımı yaygınlaşmıştır.
Kavramsal sanat dili kullanır. İnsan zihnindeki çağırışımlar ve duygu değerlerinin yanında, bunların dil içindeki sembolleri, harfler, sanat eserinin yanında yerini alır.

Sanat disiplinleri arasındaki sınırlar kalkar. Disiplinler arası sanat ortaya çıkar. Sanatçı, eserinde ne anlatmak istediği sözcüklerle açıklar. Edebiyatta türler arasındaki sınırla kalkar. Deneme-öykü, şiirsel-öykü, bir dakikalık öykü gibi yazın türleri ortaya çıkar.

Feminist sanat gelişir. Judy Chicago, Akşam Yemeği Partisi’nde Virginia Woolf’a ayrılmış yerin düzenlemesi, 1979, porselen üzerine çini boyama, toplam uzunluk 42 m, San Francisco Müzesi
Bu sanatçılar kutsal kitapta bir düzenleme yaparak yaratıcı Tanrı değil; Tanrıça düşüncesini ortaya koyarlar.

Barbara Bloom, Narsisizmin Saltanatı, 1989, karışık malzeme, Çağdaş Sanat Müzesi, Los Angeles. Sanatçılar kendilerini Tanrı gibi görmeye başlar. Sanata toplumu değiştirip dönüştürebilecek araç olarak bakılır.

Teknolojik araçların ikonlaştırılması ile su depoları, madenleri havalandırma kuleleri, fabrika bacaları bağlamından ayrılıp bir fotoğrafta bir araya getirilince sanat eseri oluştururlar.
Popüler kültürün ikonları Brighot Bargot, Marlyn Monnro’nun fotoğrafları sanat eseri olarak ortaya çıkar. Richard Avedon, İsimsiz, 1959
Dünya kolajlarda oluşmaktadır. Parçalanmış gerçeklik. Lee Friedlander- 1972
Klasik dönem eserleri yeniden üretilir. Kopya olarak görülmez. Joel Peter Witkin
Artık postmodernizm kendini göstermeye başlamıştır. Söylenecek, yapılacak bir şey kalmadıysa geçmiş yeniden yorumlanabilir. Parçalanmış insanın, yalnızlığı gibi düşünceler postmodernizm içinde yer almaktadır. Modernizmin soyutlamaya dayalı matematiksel düşüncesi, kapitalist sistem ve araçları ile insanı makineye dönüştürür. Bu kadar köşeli bir hayat insanın yaratılışına terstir. Bu nedenle hayatı bu kadar sistemleştirmenin mümkün olamayacağını göstermek adına tüm kuralları ortadan kaldırır. Ancak kuralsızlık da bir kural olacağı için postmodernizm de kendi eksiklerinden dolayı yeni oluşumları içinde barındırmaktadır. Modernizm de varlığını hala sürdürmektedir.
Klasik sanatçı doğayı taklit etmeyi, onu yansıtmayı düşünmüştür. Ancak insanın akılını kullanarak yarattığı uygarlık, bu düşünceyi aşar. Sanatçı gerçeği yeniden şekillendirendir. Bu yönüyle edebi eserlere baktığımız zaman, kronolojik ve uzun zamanlı büyük anlatıların yerini, anı anlatan, psikolojik derinliği olan anlatılar almıştır. Tek bir gerçek anlayışının yerini çoğul gerçeklik almıştır. Klasik eserlerde kahraman, metnin içinde okurla bütünleşirken bugünün anlatısında tamamen silinmiş bir harfe, belki kimliksizliğe kadar sürüklenmiştir. Çoğul gerçekliğin önemi her gün biraz daha artan fantastik eserler ortaya çıkmıştır.
Sonunda ulaşılan nokta ise biraz ironiktir bana göre. Neden derseniz: İnsanlık yüzyıllar boyunca gelişmiş; sistemler kurmuş; yarattığı bu sistemin kölesi durumuna düşünce de onun dışındaki hayatı özler olmuştur. Uzun İhsan Efendi’nin rüyalarda aradığı gerçeklikte, insanın kendi çizdiği sınırların dışına çıkarak hayata ve insana bakabilme gücünü göstermesi açısından önemlidir. Bünyamin’den isteğini hatırlayın : Şahit olmasını ister. Yani izlemek. İşte yeni sanatta bizden bunu ister: İzleyiniz.

20 YAPITTA 20. YÜZYILI OKUMAK

1. Eiffel Kulesi, 1887-1889, Paris
2. Georges Seurat, Grande JatteAdası’nda Bir Pazar Günü Öğleden Sonra, 1886, tuval üzerine yağlıboya, 207 x 308 cm, AIC
3. Edouard Manet, Olympia, 1863, tuval üzerine yağlıboya, 131×190 cm D’Orsay Müzesi, Paris

4. Cezanne, Yıkanan Kadınlar, 1905, 130×183 cm, tuval üzerine yağlıboya, Ulusal Galeri, Londra.
5. Pablo Picasso, Avignon’lu Kızlar, 1907, tuval üzerine yağlıboya, 245 x 230 cm, Modern Sanat Müzesi, New York
6. Georges Braque, L’Estaque’da Evler, 1908, tuval üzerine yağlıboya, 73 x 59 cm, Sanat Müzesi, Bern
7. Walter Gropius – Adolf Meyer, Fagus Ayakkabı Fabrikası, 1911, Almanya
8. Piet Mondrian, Kompozisyon, 1913, tuval üzerine yağlıboya, 83 x 115 cm, Rijks Müzesi, Otterlo
9. Marcel Duchamp, Çeşme, 1917, Bulunmuş obje, yükseklik 61 cm, Modern Sanat Müzesi, New York
10. Frank Lloyd Wright, Şelale Evi, 1935-1942, Pennsylvania
11. Pablo Picasso, Guernica, 1937, tuval üzerine yağlıboya, 349 x 777 cm, Prado Müzesi, Madrid
12. Jakcson Pollock, Katedral, 1947, tuval üzerine mine ve alüminyum boya, 181 x 88 cm, Dallas Sanat Müzesi, Teksas
13. Roy Lichtenstein, Whaam!, 1963, tuval üzerine akrilik, 68 x 160 cm, Tate Galeri, Londra
14. Joseph Kosuth, Bir ve Üç Sandalye, 1965, karışık malzeme, değişik boyutlar, Leo Castelli Galerisi, New York
15. Donald Judd, Adsız 1967, 1967, galvanizlenmiş demir, (228 x 101 x 78 cm) x 10 birim, Leo Castelli Galerisi, New York
16. Joseph Beuys, Arena- Zeki Olsaydım Kim bilir Nerelere Gelirdim!, 1970-1972, Dia Sanat Merkez, New York
17. Judy Chicago, Akşam Yemeği Partisi’nde Virginia Woolf’a ayrılmış yerin düzenlemesi, 1979, porselen üzerine çini boyama, toplam uzunluk 42 m, San Francisco Müzesi
18. Maya Ying Lin, Vietnam Gazileri Anıtı, 1981-1982, siyah granit, 3 x 152m, Washington
19. Barbara Bloom, Narsisizmin Saltanatı, 1989, karışık malzeme, Çağdaş Sanat Müzesi, Los Angeles
20. Damien Hirst, Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün İmkansızlığı, 1991, karışık malzeme, Saatchi Koleksiyornu, Londra

Fotoğraf ve Fotoğraf Sanatçıları:
1. Emile Zola, Eyfel Kulesi 1900,
2. Edward Steichen, Rodin ve Düşünen Adam, 1902,
3. Antonio Bragaglia, Selamlar, 1911,
4. Charles Sheeler, Ford Binası, 1927,
5. Albert Renger, İsimsiz 1927,
6. Alexander Rodchenko, İsimsiz 1928,
7. Laszlo Moholy Nagy, Berlin, 1928,
8. August Sander, İsimsiz, 1932,
9. Bill Brandt, Hizmetçiler, 1933,
10. Dorothea Lange, İsimsiz, 1936,
11. Aaron Siskind, Doğa Sembolleri,
12. 1944, Eugene Smith, İsimsiz, 1948,
13. Aaron Siskind, İsimsiz, 1955,
14. Harry Callahan, Çoklu Pozlama, 1956,
15. Irving Penn, İsimsiz, 1951,
16. Richard Avedon, İsimsiz, 1959,
17. Josef Koudelka, İsimsiz, 1966,
18. Garry Winograud, İsimsiz,1971,
19. Irving Penn, İsimsiz, 1972, Lucas Samaras, İsimsiz, 1983,
20. David Hockney, İsimsiz,1985

Temmuz/2008

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir